3 Eylül 2010 Cuma

Sokrates

Milattan önce 470 yılında dünyaya gelen Sokrates (MÖ: 470-399) heykeltıraş Sophroniskos ve ebe Fenarete’nin oğludur. Yunan antik filozofudur. Yunan Felsefesinin kurucusu olarak bilinir. Sokrates Yunan gençlerine eğitim veren bir bilge öğretmen ve filozof olarak tanınmıştır. Alçakgönüllü ve bilgiyi seven birisi olup Yunan gençleri üzerinde büyük etkisi olmuştur.

Sokrates uzun bir süre askerlik yapmış ve çeşitli savaşlara katılmış ve kahramanlığı ile de ün salmıştır. Bir ara mahkemede jüri üyeliği yapmış ve bir müddet de yargıçlık görevini ifa etmiştir. Mahkeme kadısı ve hâkimi olduğu dönemde daima hakkı gözetmiş ve yöneticiler dâhil kanun dışı uygulamalara asla müsaade etmemiş ve haksızlığa asla göz yummamıştır. O daima “En önemli şeyin yaşamak değil, dürüst ve iyi bir hayat yaşamak” olduğunu savunmuştur.
Plüralist bir inancın ve ahlaksızlığın yaygın olduğu bir dönemde “Tevhit” inancını ve “Ahlak Felsefesini” öne çıkarmıştır. İnanç ve ahlak öğretisi ile öyle büyük bir hayran kitlesi meydana getirir ki talebeleri de onun gibi sade yaşamaya ve çıplak ayakla dolaşmaya başlarlar. Bu sebeple Yunan gençlerini yoldan çıkarmak, inançlarını ve ahlaklarını bozmakla suçlanır.

Özel hayatı hakkında fazla bilgiye sahip olmadığımız Sokrates yazılı bir eser de bırakmış değildir. Konuşmaları ve düşünceleri daha sonra talebesi olan Platon (Eflatun) tarafından kaleme alınmış, yorumlanmış ve Aristoles tarafından geliştirilmiştir. Bunların içinde en meşhur olanı bir nefis müdafaası olmayan ve platon tarafından kaleme alınan meşhur “Savunması”dır.

Sokrates herhangi bir ekole ve mektebe mensup değildi. O düşüncelerini ve fikirlerini çarşı pazar dolaşarak ve tartışarak yaymış, yanına gelen öğrencilere öğretmiştir. O “doğru olan başlangıç önce gençlerin yetişmesini sağlamaktır” ilkesinden yola çıkmıştır. Öğretisini de “Doğru nedir? Doğru bir yaşayış nasıl olmalıdır?” sorusuna cevap aramak üzerine kurmuştur.

Sokrates’e göre cehaletten daha büyük bir kötülük yoktur. Dostu Khairephon vasıtası ile bilge adamı olarak kabul ettiği Pythies’e dünyanın en bilge adamını sordurur. Ondan “Sokrates” cevabını alınca kendi hakkında şüpheye düşer. Çünkü kendisinin hiçbir şeyi bilmediğinin farkındadır. Bunun üzerine araştırmaya karar verir. İsimleri bilgeye çıkan politikacılara, ozanlara ve şairlere, sonra sanatkârların yanına gider ve onlara çeşitli sorular sorar. Bu soruların içinde “Sen kimsin? Nereden geliyorsun ve nereye gideceksin? Hayatın anlamı ve mahiyeti nedir? İnsan ve varlık neden vardır? İnsanın görevi nedir?” gibi insan, hayat ve ölüm gibi gerçekler ve bunları insana veren yaratıcının sorgulanması vardır. Bakar ki bilge ve akıllı olarak bilinen bu insanlar aslında koyu bir cehalet içinde yüzmektedirler. Bu konularda bildikleri hiçbir şey yoktur. Bu kişiler hem bir şey bilmemektedirler, hem de bildiklerini iddia etmektedirler. Bundan daha büyük cehalet ve kötülük olamaz. Oysa Sokrat bu kişilerden farklı olarak bilmediğini bilir. En azından bilmediğinin farkındadır. Tam bu noktada o kişilerden daha bilge olmaktadır. Yani Sokrates kendi bilgisizliğinin farkında olan birisi olarak hiç olmazsa bilmediğini bilmekte ve öğrenme merakını kendisinde bulmaktadır. Bu durumda Sokrates kendisini tanımaktadır.

MÖ 399 yılında Atina’da mahkemeye çıkarılır ve daha sonra talebesi Platon’un kaleme aldığı meşhur “Savunması”nı yapar. Ama mahkemece “Baldıran zehri içerek öldürülmesine” karar verilir. Sokrates idam talebi ile yargılanırken, fikirlerinden vazgeçmesi halinde affedileceği bildirilmiş, ama o mahkemede de fikirlerini ve inançlarını savunmaya devam etmiştir. Mahkeme uzun tartışmalardan sonra 275’e karşı 281 oy ile “baldıran zehiri içerek” ölümüne karar vermiştir. Bu karardan sonra bir ay kadar infaz gününü bekleyen Sokrates öğretisini yaymaya hapishanede de devam etmiş, kendisini kaçırmak isteyenlere müsaade etmemiş ve “Bu durumda öğretime ve kendime ihanet etmiş olurum” demiştir. İnfaz günü gelince infaz heyetinin huzurunda kimsenin müdahalesine fırsat vermeden büyük bir soğukkanlılıkla “Şimdi benim Allah ile beraber olma ve sadece ona yalvarma zamanımdır. Buradan oraya güzel bir yolculuk olsun” demiş ve kölenin tuttuğu zehiri elinden alarak sonuna kadar içmiştir. Sonra da dostu Kriton’a dürüstlük ve sadakatin en çarpıcı örneği olan şu sözü söylemiştir. “Asklepios’a bir horoz borçluyuz, parasını ver. Sakın unutma!..”

Akılcı Ahlak Felsefesi ve Diyalektiği:
Bu araştırmanın sonunda Sokrates bilge olarak kabul ettiği Pythies’in ne demek istediğini anlamıştır. Onun yargısı gerçekten doğru bir yargıdır. Sokrates bundan sonra “Kendini Tanı” ilkesini ortaya koyar. İnsan yaratıcı tarafından mükemmel olarak yaratılmıştır ve her insan yaratılıştan iyidir. Kötülük yaratılıştan gelmez, bilgisizlikten kaynaklanır. İnsanların, eğitimin ve çevrenin cehaleti ve yanlışları mükemmel yaratılışa sahip olan insanı bozmakta ve kabiliyetlerini söndürmekte ve kötülüğe itmektedir. Sokrates bu noktadan yola çıkarak “Akılcı Ahlakçılığını” ortaya koyar.

Sokrates’in “kendini tanıma” ilkesinin gereği olarak insanın kendisine ve başkasına sorular sorarak “sınamadan geçirmesi” ve “akla göre” yanlışları çürüterek doğruyu bulması gerekir. Buna “mantıksal çürütme metodu” denilmiştir. Bunun için Sokrates öncüllerden ve önermelerden yola çıkar. Sonra soru-cevap metodu ile genel yargıları çürüterek sonuca ulaşır.

Sokrates çürütme uygulamasına son derece önem verir ve bunun Felsefe ile aynı şey olduğunu savunur. Bu şekilde sorgulama metodunun amacını da iyiye, güzele, erdeme, fazilete ve doğruya ulaşmak ve gerçeği bulmak şeklinde özetler. Sokrates karşılıklı konuşmalar, soru ve cevaplardan yola çıkarak yüzeysel bilginin gerçek bilgi olmadığını ve yanlışlığını ortaya çıkarır. Sorularını bir kavramı tanımlamayı amaçlayarak istenen doğruya yönlendirir. Bu konuşmalarda konuşmacının söylediklerinde bulduğu tutarsızlıkları ve çelişkileri ortaya çıkararak yüzeysel bilginin ve doğru olarak bilinen şeylerin bırakılmasını sağlar. Sonra da doğru olan ve olması gereken şeyleri bir mantık silsilesi içinde ortaya koyar.

Sokrates’in ölümünden sonra “Sokratik Diyaloglar” edebiyatı ortaya çıkmıştır. Sokrates’in bu metodunu talebesi Platon geliştirerek devam ettirir. Sokrates dengeli ve nefsine hâkim ve sert mizaçlı birisidir. Ancak düşmanları tarafından sözcüklerle oynayan, gençleri yoldan çıkaran ve devleti yıkmaya çalışan ve devletin otoritesini sorgulayan bir sofist olduğu iddia edilerek eleştirilmiştir.

Daha sonraki filozoflardan Kant Sokrates’i “Aklın ideali” Hegel de “Bir insanlık kahramanı, felsefesini yazmayan ama yaşayan gerçek bir filozof” olarak tanımlamışlardır. Biz Sokrates’i talebesi Platon’un yazılarından ve anlatımlarından tanımaktayız. Sokrates öldürüldüğü zaman Platon otuz bir yaşındaydı. Daha sonra Platon Akademia’yı kurarak eğitime hizmet etmeye devam etmiş, Sokrates’in yolunu takip etmiş ve eserlerini yazmıştır.
Sokrates’in Öğretisi:
Sokrates’in öğretisini devam ettirmek amacı ile ölümünden sonra talebeleri tarafından çeşitli okullar kurulmuştur. “Megara Okulu” “Kinik Okulu” “Elis-Eretria Okulu” bunlardan bazılarıdır. Bunlardan en meşhuru Platon’un “Akademi” isimli okuludur. Bu okullar sayesinde insanlar onu anlamaya ve öğretilerini yaymaya devam etmişler ve felsefesinin günümüze kadar gelmesini sağlamıştır.

Sokrates Yunan Felsefesi’ni o derece etkilemiştir ki Yunan Felsefesi “Sokrat’tan Önce ve Sokrat’tan sonra” biçiminde ikiye ayrılmıştır. Sokrates “Kendini bil / Kendini tanı” (Ganothi Seauton) ilkesinden yola çıkar. Kendini tanımanın varlığı doğru olarak tanıma ve tanımlamayı netice vereceğini savunmuştur. Ona göre varlık insan ile değer kazanır. İnsanın kendisini doğru olarak tanıması varlığı da doğru algılaması için gereklidir.

Araştırmacıların bulgularına göre Sokrates’in düşüncesinin temelinde kâinatın düzenli bir bütün olduğu ve bir yaratıcı tarafından idare edildiği, bundan dolayı da mükemmel bir düzenin olduğu görüşü yatıyordu. İnsan ise varlığın odak noktasında bulunuyordu. Bu sebeple insanın kendisini tanıması varlığı doğru olarak algılaması ve anlamlandırması için şarttı. Bunu kavramak için de özel bir gayret gerekiyordu. Günlük geçim kaygısı, mal sevdası ve politik kaygılar ve çabalar içinde bulunan insanların bunları düşünmeye zamanı yoktu ve bunun için sorgulama yöntemi ile uyarılmaları gerekiyordu. Sokrates’in yaptığı da bundan başka bir şey değildi.

Düşüncesini oluşturan temel ilkeleri de okulunun kapısına asmıştı. Orada “Yaratıcı birdir. Başlangıcı yoktur, sonu da olmayacaktır. Her şeyin yaratıcısı O’dur ve hiçbir şeye benzemez” yazıyordu. Bu inanç plüralist bir inanca sahip olan ve pek çok tanrılara inanan Atina halkının tepkisini çekiyor ve gençlerimizi yoldan çıkarıyor, inancımızı bozuyor demelerine sebep olmuştu. Mahkemeye çıkarılmasının temelinde de bu vardı.

Sokrates 70 yaşının üzerinde birçok taraftar bulmasını kıskanan ve çalışmalarından rahatsız olanlar ve kendi çıkarları doğrultusunda kurdukları düzenin eleştirilmesine katlanmayan elit zümre tarafından Yunan âlihelerini ve tanrılarını inkâr etmek, dine aykırı davranmak, yeni din icat etmek ve gençleri düzene karşı ayaklandırmaya çalışmakla suçlanmıştır.

Sokrates kendisini anlatırken şöyle der: “Çocukluğumdan beri içimde beni izleyen Allah’ın vermiş olduğu kutsal bir ses vardır. O bana yapacağım şeyi fısıldar ve ne yapmam gerektiğini gösterir. Ama hiçbir zaman beni herhangi bir şeye zorlamaz” demiştir. Bir başka zaman da “Allah bana kendimi ve başkalarını inceleme, tanıma ve bilme konusunda bir görev vermiştir” der. Sokrates buna “bilgiyi arama” görevi de der. Ona göre fazilet demek bilgi demektir.

Sokrates savunmasında da bu konuda şöyle demiştir: “Atinalılar! Sizi sayarım ve severim; Allah’a sizden daha çok baş eğerim. Hayatım ve gücüm var oldukça, bilgiyi, erdemi, hak bildiklerimi uygulamak ve öğretmekten, rastladığım kişileri uyarmaktan vazgeçmeyeceğim. Çünkü bunun Allah’ın emri olduğunu bilirsiniz.”

Sokrates insanların çok şey bildiklerini sandığını, ama gerçekte pek az bir şey bildiğini onlara sorular sorarak ortaya koymaya çalışmıştır. Kendi bilgisini de “Bir şey biliyorum. O da hiçbir şey bilmediğimdir” sözü ile ortaya koymuştur. Sokrat’a göre “Gerçek bilge, her şeyi bilen Allah’tır.” İçinde duyduğu kendisini gerçeğin bilgisini aramaya yönelten ses de Allah’ın ilhamından başka bir şey değildir. Sokrates’in “Benim Diamon’um” dediği ses bu ilahî ilhamdan başka bir şey değildi. Sokrat tam bir “Muvahhid” olarak Allah’ın birliğine inanıyor ve kendi hayatı ile beraber tüm varlığı ve kâinatı kudreti ile sevk ve idare ettiğine sağlam bir iman şuuru ile inanıyordu.

Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nurlarda Sokrat:
Bediüzzaman’ın tashihinden geçen Tarihçe-i Hayat’ta Osman Yüksel SERDENGEÇTİ’nin Sokrat hakkında şöyle bir ifadesi vardır: “Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakir gördüğü için değil mi? Said Nursi en az bir Sokrat’tır.” (Tarihçe-i hayat, 2006, s.964) Bediüzzaman tashih ettiği bu kitapta bu ifadeye dokunmamıştır.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Allah’a giden yolların nefesler sayısı kadar fazla olduğunu kabul etmekle beraber meslek olarak üç temel mesleğe bağlı olduğunu ifade eder. Bu mesleklerin başında “Din Yolu” gelir ki bu yok “Cadde-i Kübra”dır. Vahiy, akıl ve kalbi birleştiren bu geniş yolda bütün insanlar rahatlıkla ve hiçbir tehlikeye maruz kalmadan gidebilirler.

İkinci yol “İlim Yoludur.” Bu yolda ise akıl, zekâ ve ilimle gidilebilir. İlimler insanlara “Marifetullah” yolunu açtığı için “Allah’tan gerçek manada âlimler korkarlar.”
Bununla beraber ilmi gerçeği bulma vasıtası ve hak ve hakikate hizmet aracı olarak değil de insanın arzularına ve dünya hayatını kazanmaya vasıta yapanlar pek büyük gaflet perdesi altına girdikleri için bu yolda tehlike ihtimali büyüktür. Bu yolda giden ve aklına, zekâsına ilmine güvenenler dinini gösterdiği istikameti korumadıkları zaman bu ilim kendilerini Allah’a yaklaştırmak yerine Allah’tan uzaklaştıran zararlı bir meslek haline getirmiş olurlar. Bunun için peygamberimiz (sav) bizlere “Fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınırım” buyurarak faydasız ilim yoktur ama insanı Allah’tan uzaklaştıran her ilim zararlıdır, sizi Allah’tan uzaklaştıran ilimden Allah’a sığının buyurmuşlardır. Bu yol çok uzun olmakla beraber güzelliği ve cazibesi çoktur ve bu yolda gidenlerin çoğu kurtuluşa erer.

Üçüncü yol ise Felsefe yoludur. Felsefe yolunda akla güvenmek ve akıl ile Allah’a ulaşmak söz konusudur. Bu yol ise Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Yer altından tünel kazarak gitmeye benzer.”

Bediüzzaman hazretleri Fatiha’nın tefsirini yaparken Allah’a giden bu üç yolu tahlil eder. Felsefe yolunda çoklarının boğulduğunu ancak yüzde birinin kurtulduğunu ifade eder ve bunların içinden de Eflâtun ve Sokrat’ı örnek gösterir. (Sözler, 2004, s. 1204)

Bediüzzaman mü’min ve muvahhit olan Sokrat’ı daima hayırla anmış ve onu müdafaa etmiştir. Bir gün İstanbul’da üniversite talebelerinden Muhsin Alev’in Sokrat için “zehir içerek intihar etti” demesi üzerine Üstad: “Nasıl intihar edebilir? İntihar etmedi, mahkûm edildi. İntihar etmek günahtır. İntihar eden büyük katil olur” buyurarak Sokrat’ı müdafaa etmiştir. (Son Şahitler, 1:216)