31 Ekim 2011 Pazartesi

'' Hans İşi..''

''Hans İşi...''       

        Gözlerimi viyadüklerin ihtişamlarından alamıyorum. Acaba bu devasa yapının üzerindeki otobanda yürüyenler var mıdır? Peki ya araba mezarlığının içerisindeki hurda yığınlarının arasında dolaşan gölgeler . Hatırlamak istediğim için aklımda kalan anılarım hep bir tırmanış maceralarıydı, viyadüklere tırmanmak,yük vagonlarına tırmanmak,değirmenlere tırmanmak. . Düşlerim zamanla etrafımdaki binaların şekillerine göre değişmiş durumda. Manaları hep aynı, Gözümü yükseklere dikmiştim. Yine de beni  en çok heyecanlandıran yer Denver lisesiydi. Üç katlı binanın geniş bodrum katında, etrafında üzerinde ancak yürünebilecek dar çimento platformlara bağlanan, duvarlara gömülü demir basamakların çıktığı, olduğu yere sabitleştirilmiş bir kazan vardı. Üst katlarda duvarlarda yerleştirilen makineler birbirine o kadar yakındı ki, aralarında tünel gibi daracık bir boşluk kalıyor, benim gibi ufak tefek biri bile zorlanarak geçiyordu. Deriden örülmüş dev bir ağa benzeyen, birbirine geçmiş kolonların bağlanması için duvarlarda kare şeklinde oyuklar açılmıştı. Oraya buraya atılmış eski makine parçaları ( çoğu örsten daha ağır, elle tutulup taşınamayacak kadar hantal, kenarları tırtıklı parçalar, sac levhalar, yedek parçalar, yaylar, tekerlekler, cıvatalar, vs) yıllardır uykuda olan bina içinde durdukları yerde kalın bir toz tabakasıyla kaplanmıştı. İnsanın içini ürperten, ölü bir tozdu bu, dumura uğramış bir halde ortalıkta gezinirken ayak bileklerime kadar içine gömülmeme karşın, bir zerresi bile ayakkabıma girmiyordu. Her şey bırakıldığı gibi kalmıştı, güneş enerjisi sayesinde sürekli çoğalan sineklerin çevremde uğuldayarak uçması dışında ne bir ses ne bir hareket vardı. Oraya girdiğimde arabaların vızır vızır işlediği 20. Cadde viyadüğünün sadece bir kaç yüz metre uzağımda olmasına karşın, mezara girmiş gibi oluyordum. Üstüne üstlük içerideyken zaten sıcak olan hava daha da ısınıyor, aniden kaçmak zorunda kalsam kıpırdayamayacakmış gibi olacağımı sanıyordum.
                Babam Neal,  yolculuğumuzun ilk taşıtında bana otostopla ilgili, 18-19 yaşına gelinceye kadar inandığım ( aslında birbirinin zıddıymış gibi görünen iki fikirden bahsetti: Birincisi birinin seni arabasına almasına beklemektense hiç durmadan, gece bile yürümekti ki, biz de belli bir bekleme noktasında durmamış, yürümüştük. İkincisi ise berduşların şaşmaz düsturu olan, Tanrı'ya güvenmek ve arabayla yapılan ve nereye gidildiği hiç de önemli olmayan bir yolculuğun en iyi olduğu şeklindeki anlayıştı.
                İnsanların vicdanlarına mı el kaldırıyordum. Okula giden bir öğrenci olduğumu nihayetinde belli eden defterlerim hep önümde, ellerimde dururdu. Geçenlerde eski evimde dolapta buldum, bir güzel göz alıcı simli kağıtlarla kaplamışım defterleri. Otostop yapan bir öğrencinin amacına uygun reklam yapma içgüdüsü. 'Yolunuz nereye olursa beni'de al' . El yordamıyla sürdürülen cinsel hayatın sokaktaki uzantıları ve ürün amblaj ilişkisinin ticari kaygılardan ötürü bir kenara bırakıldığı içerik olgusudur baş parmak.

     Beat it. Be on the road.                                                                              31.10.2011Altunizade  

30 Ekim 2011 Pazar

Düşüş

                                                                                                                                                                                                  



                İri gözlerini kapamıştı. Uzun sürmeli kirpiklerine eşlik eden saçları, rüzgarın ritm tuttuğu bir tempoda dans ediyordu. Kollarını iki yana açmış hayır dercesine sağa sola savururken bağırmak istedi.  Sesi boğazında kördüğüm olmuş, Kurumuş dili damağına yapışmıştı. Ağzında bayatlamış purodan kalan tahtasal bir tad vardı. Gözlerini, sebebi olduğu rüzgara inat zar zor açtı. Gecenin zifir karanlığında, derin bir okyanusun lacivert  tabanındaki  yakamozlara gibi parlayan insanlar, sanki onu selamlıyorlardı. İçinden ılıyarak akmakta olan maceralarından bir kurtuluş yolu bulamıyordu. Tek çaresi  için ağlayacak vakti yoktu. Kalbinin sızlanmasıylada mücadele ederken,  Keşke gündüz olsaydı diye düşündü.
                Uzanmakta oldugu geniş kanepeden telefonun sesiyle irkilerek uyandı.             Sehpanın üzerindeki telefonu eline aldığında kapanmıştı. Bir kelebek kadar ömrü olan piline okkalı bir küfür savurdu. Biraz sinirlensede arayanın kim olduğunu az buçuk tahmin ediyordu. Açık kalmış televizyonunda izlediği film bitmiş, mavi bir ekran bütün odayı aydınlatmaktaydı. Sızlanmış bedeniyle yattığı yerde diklenerek  doğruldu. Halının üzerinde duran apliğin düğmesini ayağının ucuyla dürttü. Maviye anında eşlik etmek için yanan kırmızı ışık odanın duvarlarını mora boyarken içerideki loşluk hoşuna gitmedi. İstediğini etrafta  göremeyince hayıflandı. Telefonun  şarjının nerede olduğunu kestiremiyen, bir taraftan ovuşturduğu  gözleriyle sehpanın üzerini hızlıca tekrar taradı. Uzun kemikli, nazik parmaklarıyla dünkü gazetelerin, eski dergilerin altlarını yokladı. Filme eşlik ederken uyuyakalmış romdan bir yudum alırken, Dilini damağından ayıran alkolü burnundan soludu. Alevler Dar boğazından midesine yavaş yavaş inerken içi tutuşuyordu. Birisi bu leş dağınıklığı görse  dırdırından iki saat başım ağrır diye düşündü. Alnından omuzlarına inen saçlarını, kulaklarının arkasına doğru tarayıp, siyah ince bıyıklarının uçlarını burdu. Sehpanın üzerindeki karışıklığa gelişi güzel çeki düzen verdikten sonra boxerinin üzerine bir şeyler giyinmek için odasına gitti.
                Batu'nun arkasından homurdanarak  'noluyo  be' diye yarı uykulu bir ağızla serzenişte bulunan Nurci  ' saat kaç ' diye çemkirdi. Uzun  süren  sessizliğe canı sıkıldı, sanki duvarlar yırtılmış, beton başının içine akıyor, demirler beynine saplanıyordu. Refleks olarak çantasının içindeki efervesan tableti hatırladı. Yerlerdeki dağınıklığın arasında çantasını göremeyince sinirlendi. Odanın içerisindeki hayvani kokuyu biraz olsun tazelemek için pencere kenarına geldi. Böyle bir evde çiçek dantelli tül perdelerde neyin nesi diye düşündü. Herhalde anakuzusu bir erkek diye silikonlu dudaklarıyla inceden gülümsedi. Pencereyi açmasıyla karşı apartmandan kendisini izlemekte olan adamla gözgöze geldi. Hatları oldukça belirgin bedeninde gezinen bakışlara göz kırparak pencereden uzaklaştı . ''Bu adam bütün gece sesimizi duymuş,  gölgelerimizi izlemiş olmalı'' diye kendi kendine söylendi.
                Samanlıkta iğne ararken sehpanın üzerinde bulduğu bir kutu efervesan tablete çok sevindi.  Su içmek için mutfağı aramasına gerek kalmadı. Kafasını sağa çevirdiğinde gördüğü, Kültür empozesi fırınsız mutfak,  salonun hemen içine yerleştirilmişti. Anlaşılan sadece bulaşık işleri için kullanıyordu. Duvarlardaki fotograflarda gördüğü macera dolu anlarda daima gülümseyen Batunun bütün resimlerini inceledi. 'Hep aynı yapmacık gülümseme' diye mırıldandı. İnsanı olduğundan daha zayıf gösteren aynanın önünde durup, kahkullerini düzeltti.  Gözünün önündeki morluktan ve az önce aşkın kokusunu kamçıladığı adamdan iyice canı sıkılmıştı. Tezgahın üzerinde; dün yapılan partiden kalma kiminin kenarları kırmızı rujlu, kiminin şemsiyeli bardaklar, fırıldak bir eğlencenin kalıntılarıydı.Temiz bardak bulmak için boşuna ugraşmadan buzdolabının kapısındaki rafa çenesini  yan yan dayadı. Ağzına akan suyla midesindeki  pislikten kaynamış kumları temizledi . Merakla buzdolabının kapağını açtı. En fazla dünkü ziyafetten artıklar kalmıştır diye umarken yanılmamıştı. Dolap tam takla kuru bakırdı. Boşlukta, üzeri pembe çiçekler kaplı beyaz bir tencere sırıtıyordu. Ani bir refleksle  açtığı kapağın altındaki sarmaların; özenle, sarjörüne dizilmiş kurşunlar gibi yerleştirildiğini görünce,  tumturaklı bir bayanın elinden cıkmış olmalı diye düşündü.
                Sıkıntı ile merak arasındaki ay güzeli,' telefonumun sarjını gördün mü' sesiyle irkilerek, buzdolabının kapağını sertçe itti. Bir elini eşiğin üzerine doğru yengeç gibi kaldırmış, diğer elini beline koymuş  Batu, gözlerini  diken gibi batırdığı karşısındaki kadını süzerek ' telefonumun şarjını gördün mü ' diye yeniledi. Şaşkın ifadesine eşlik eden gözlerindeki ışıltıda, yakalanmışlığın tutukluğu olan Nurci, ''bu dağınıklıkta kendini kaybetmiyor musun'' dedi.  Alt dudağı diğerinden fazlasıyla büyük olan Batu, üst dudağından çıkan sözcükleri bastıra bastıra kaslanmış garip ağzının içerisinde geveleyerek, ''bizim garsoniyer böyle beğenmediysen gidebilirsin'' dedi. Sarı permalı saçlarının kahkulleriyle oynayan Nurci, Batu'nun yüzüne baktıkça geceyi anımsamaya başladı.
                Önünde duran erkekle akşamın ilerleyen saatlerinde tanışmışlardı. Saat sekizde arkadaşı Serap ile evde demlenirken bir taraftan hazırlanıyor, mekanların kapısında sıra nöbeti tutarken  ona buna caka satmak; yakışıklı tiplerle tanışmak icin sabırsızlanıyorlardı. Saat onda Serapla beraber giysi dolaplarını boşaltmaya başladılar. Bu kırmızı ceketle beyaz gömleğimi giysem ya da yeşil pantolonla sarı tişörtmü giysem derken beyaz tünik bir elbisede karar kılmıştı. Bir kadının kıyafet seçmesinden daha zor bir şey varsa iki kadının kıyafet seçmesidir diyip gülüştüklerini hatırladı. Saat onikide gece klübünün önündeki sırada beklerken Batu'yla tanışmışlardı. Belgesel Kameramanı olması sebebiyle bir çok nadide yeri gezmiş olan Batu'ya havai bir tip gözüyle bakarken, serüvenlerindeki hikayeleri dinlemeye bayılmıştı. En çokta filleri anlatırken kullandığı 'dubleks bir ev kadar büyükler' ifadesini sevmişti. Yüksek sesle gülüşen sürüsünün içindeki bu erkeğe ' diğerlerinden farklı ' diye bakarken onu elde etmek için deli gibi hırslanmıştı. Saat ikide müziğin ve dansın içinde dört dönerek sonunda onu bulmuştu. Beğendiğini elde etmek icin gidilen her yolun mübah olduğu bu alemde birkaç cilveli bakışın ardından birbirlerine tav olmuşlardı. Batu'nun yıldızının parladığı renkli partide alkolün dozunu ayarlamayacak olan nefisleri şehvetin kucağındaydı. Pistin üzerinde birbirleriyle kıvrılarak dans ederken, yaşamak istedikleri hazzı geciktirmişlerdi. İçkilerin havada kapışıldığı, müziğin tere karıştığı çılgın geceden,  Batu'nun teninden yükselen limonlu biber kokusunu hatırlıyordu. Saat dörde doğru karınlarının acıkmasını bahane ederek mekanı terkedip soluğu evde almışlardı. Saat sabahın ilk karanlığında birbirlerini soluksuz bırakan dudakların birleşmesini anımsadı. Aralardaki bazı boşlukların arkasından içtiği sert bir içkiyle dipsiz bir kuyuya inmişti.
Nurci , Elindeki buz gibi sarmayı ağzına götürürken, gittikçe büyüyen gözleriyle içini parçalayan adama  bakakaldı.
-Adın neydi senin ?
-Nurcihan ama arkadaşlarım bana Nurci der, sende Batu olmalısın tabii  yalan söylemediysen bana..
-Yok be ne yalanı, Hatırlayamadım birden, başım çatlıyor. .
-Benimde ,sehpanın üzerinden bir tane ağrı kesici aldım, sende alsana
-ben yarın evleniyorum.
-...
                Merakına ölümcül bir darbe indiren son cümle ile şoka giren Nurci'nin ağzında sözcükler kilitlenmişti. Hızlıca geceyi tekrar hatırlamaya çalıştı. Serap'ı en son bir çocukla dans ederken bırakmıştı. Düğünden önce felekten son bir gece çaldığını şimdi anladığı Batu, klüpte arjantinlerin içine atılmak üzere tekila shot servis ediyordu. Sonrasında kalabalığın arasından taksiyle sıyrılıp eve gelmişlerdi. Kayıtdışı eğlencenin izlerini, cevap verebilmek için takip ediyordu. Taksici yolda giderken birbirlerine sarılmalarını ayıplamış, dırdırlar içerisinde Batu'nun evinin önüne geldiklerinde çıkan kargaşada yüzüne bir yumruk yemişti. Batu'da cukka gibi burnuna aldığı okkalı bir darbeyle kan revan içinde kalmıştı. Güvenlik görevlilerinin araya girmesiyle eli sopalı taksiciden zar zor yakayı kurtarmışlardı. İkiye bir kaybettikleri boks maçından geriye patlak bir burun, mor bir göz ve kan kırmızısı bir tabloya dönmüş tunik kalmıştı. Yaşadıkları heyecanın üzerine eve çıkıp aşkın büyülü kollarında biraz dans etmişlerdi. Sarhoşluktan hafızayı iyice zorlayan pembekırmızı sahnelerde Batu'nun  ''Hayatım sonunda evlendik biz!! '' demesini garipsediğini hatırladı. 
                Nurci farkında olmadan 'biz mi sanmıyorum ' dedi. Hafızasını yeniden yoklamaya çalıştı.  Kafasını, dalgalara göme göme, denizde bata çıkan giden bir tekne gibi oynatarak '' Ben hala sarhoşum'' dedi. Yüzündeki suçluluk duygusunun duvardaki yansımasından payını alan Batu  ''biz beraber olduk mu!?'' diye kasıldı. Sorunun geleceği yeri iyi tahmin eden Nurci ''sanmıyorum'' diye yeniledi. Batu'nun gözleri Nurci'nin üzerinde,  giydiği tişörtte dolaştı. Çekimlerde  kendisine en fazla sabrı veren, nişanlısının ilk hediyesi olan bu tişört, hangi ara dolabından çıkmış bilemedi.
 -Peki neden benim tişörtüm senin üzerinde ?
-Taksici burnunu dağıttığında, kustuğunda da elbisemi batırmış olmayasın.

                Kadının suratına esrik bir ifade yayılırken Batu, kanepeye oturdu. Üç yıl önce uçakta  aşık oldugu nişanlısı şimdi içinden '' bunu bize nasıl yaparsın'' diyerek haykırıyordu. Gecesini düşündü, kaçta dışarı çıktığını, kimlerle olduğunu bilmiyordu. İlişkisini düşündü, bu lekeyi nasıl temizleyeceğini bulamıyordu. Arkadaşlarının dolduruşuyla tuzsuz limonsuz, son gece uğruna arjantinde bir tekila içtiğini ve taksinin içerisinde münakaşa ederken her yere kustuğunu hatırlıyordu. Kendisini düşündü, gözlerinin ucundaki şiş burnuna tutuldu. Ayı gibi cüssesine rağmen yediği dayağı yakıştıramadı. Nişanlısını düşündü, kaş yapayım derken göz çıkarmıştı. Arkadaşlarıyla beraber ortaklaşa kullandıkları bu pislik yuvasından iyice tiksindi. Bir kertenkelenin kuyruğuna benzettiği  şarjını ucundan son anda sehpanın altında yakaladı.  Midesi çok bulanıyordu, balkona çıktı.


14.10.2011 Furkan Çilingiroglu    

Mektup

Sevgili Furkan,

                Maa Meenn! Biliyor musun Ha geleceksin he geldin hadi bir gün gelirsin tekrar  diye site içerisinde 3 odalı büyük bir daireye geçtik.yo yo apartmanın kapısında bu sefer mekanik değil, dijital şifreleme sistemi var.  Diyelim şifreyi unuttun, seni tanıyor olsa bile soyunu sopunu sorgulayan güvenlikçiler burada hala mevcut. Dalmaçyalımız, Sky senin giderken bıraktığın kıyafetlerin içerisine dokuz tane encik doğurdu. Bu Doğumdan da Maria'nın biricik oğlu Gosha en karlı çıktı. İlkokul'daki  beğendiği  kızlara birer tanesini hediye etti, fiyakası tavan. Sky bize küsmesin diye iki yavrusunu verdirtmedikte, Gosha büyük olay çıkardı. Paramızı köpeklere harcamak yerine kendimize harcamamız daha doğru olurmuş. Bende ona dedimki parayı toprağa gömsen çürür bir bok olmaz, köpek pislese çiçekler açar dedim, nihayetinde Gosha'yı bizim bahçemizin daha çiçekli olmasına ikna ettim.
                Yeri gelmişken  Kazak topraklarına kar bu sene erken düştü, hele kayak yapmaya gittiğimiz Çimbulak dağının büründüğü beyaz örtüyü görsen, pike yavaş yavaş kalınlaşıyor. Sokaklar desen aynı, trafik desen günden güne yoğunlaşıyor. Her sokakta bir trafik kazası;  iki milyonluk nüfus nasıl sekiz şeritli yolları tıkayabiliyor, üstelik ehliyeti dokuz doğurarak alıyorlar hayret. Bilmiyorlar kullanmayı abisi; bizim İstanbul'a gelseler apışıp kalırlar.
                Burada doğanın temposuna inat eden bir hızlanmayla yaşanıyor günler. Saat takıyor musun hala? Oğlum ben sana, kendine saat alman gereksiz dedim, başkalarından gelen hediye saati kullanma demedim ki. Biliyorsun günümüzde köleliğe atılan ilk adım, kol saati takmakla başlar. Sözüm ona zamanın efendisi olabilmen istenir, düzenli bir hayatın olsun sisteme daha kolay adapte olup pürüz çıkarmayasın diyedir. Boşver şimdi zamanı, gelmişim altmışa beşe kalaya; Yazıların ne alemde? Cennetle Cehennem arasında gidip geliyor musun? Hadi ordan be Cennetmiş, Cehennemmiş. Bu dünya sırat köprüsüdür ayaklarının altında, bastıkça bir yerden bir yere gitmek istedikçe, ödemen gereken bedel canını acıtır. Ancak zamanla o acıların üstesinden gelip, öğrendikçe Cenneti de Cehennemi  de istediğin gibi yaşayabilirsin.  Bir taraftan saçlarımın kurumasını bekliyorum. Geçen günü Amerikadan yeni getirttiğim Harley'le Kapçıgay Gölüne düzenlenen bir gezinin liderliğini yaptım. Dümdüz ip gibi yol. Etrafında dikili bir agaç bile yok. Senle beraber gittiğimiz şu efsane göl var ya hani yağmur yağarken kayalıklardan girmiştik suya. Maria zar zor Gosha'yı sokmuştu .Sonrasında akümüz bitmişti müzik dinlemekten de güç bela o yagmurun altında zar zor çalıştırabilmiştik;ite kaka. Neyse Kapçıgaya geçen gidişimde Almasla karşılaştım.
                Alması hatırladın mı ? Şehrin orta yerine açtığım bara gelen iki tane fedainin patronu. Hani iki tane adam onca müziğe ve çıplaklığa rağmen karşılıklı iki masaya geçip oturmuş pervasızca içerken birbirlerini kesiyorlardı. Ondan sonrada ona buna bakarken birbirlerine silah çekip tavanlarımızı kurşun yağmuruna tutmuşlardı. Allahtan kimse yaralanmamıştı. Geçenlerde yine geldi bu adamlar, Bu gelişlerinde onlarla konuşmak istedim Kazakça bir şeyler geveleyip oturdular yine karşılıklı iki masaya. bir güzel içip sonrasında bara doğru ateş açtılar. Güzelim içki şişeleri de  bardaklar da...  Senin anlayacağın yine kıyamet koptu, sırat köprüsü ayaklarımın altında. Sordum soruşturdum Bu gelen adamlar Kara Almasın adamlarıymışlar. Şehrin aşağısındaymış mekanı. Belli ki biraz ayaklarımın altı kanayacaktı. Atladım cadillaca yine bütün ışıklarda kadınlardan bir sürü kartvizit toplaya toplaya Kara'nın oturduğu alt mahalleye geldim. Dar ,kara kuru bir sokak. Girişte bir minibüsle iki tane lüx araba yalu kapatmıştı. Köşede bekleyen adamlar sigara içiyorlardı, daha bana ses edemeden ben soluğu apartmanın kapısında aldım. İki tane dayı bekliyordu, biri bizim bara gelen Kıyma. Onlara dedim ki ''tez karayı görügerek , ehemdir tez tez'' , kapının koluna tam yeltenecektim ki herhalde suratımdaki ifadeden korkmuş olan Kıyma kapıyı açtı. İçeride lüx bir salon, pahalı mobilyalar, neon ışıklandırmalar. ve barı dağıtan diğer dağ gibi adam.  ''Tez tez'' dedim iki göz işareti yaparak diğeri arkamdan bişiler sölediysede duymadım. Demirden üzerine bolca sim yedirilmiş içerideki diğer kapıyı açtı.          
                Kara Almas kaşımda oturuyordu. Cidden kara kuru cılız bir adam. Diken gibi havaya dikilmiş saçlarından alnına ter damlıyor, gözlerinden vahşi bir eğlence okunuyordu. Masası yekpare camdan, önündeki sıralı koltuklarda bikinili kızlar.cilveleşmeler, kahkahalar. Benim geldiğimi anlayınca kızlara bir göz işareti yapıp odadan çıkardı. Yaban eldeki Türk'lerle fazlaca iş yaptığından olsa gerek Türkçe'yi biraz biliyordu.  Bana sert bir bakış atarak ''Hayrola'' dedi.  Koltuklarını kabarta kabarta kasıla kasıla patlayacak gibiydi. ''Aga sana çok önemli söyleşim var''. Heyecan,  boynumdan girip kalbimde patlayıp paçalarıma süzülüyordu, ne olacaksa olacaktı artık. Buraya kadar gelmiş olmam bile yeterli gelmeliydi. ''Söyle türük adın ne?'' . ''Aga boşver  kağzır benim adımı sen önce şu kapıda bekleyen iki adam varya'' diyordum sözümü kesti;  ''he onlar benim kollarımdır kop jaksi silah atarlar hee.. hayrola?'' diye pis pis sırıttı. Duraksamadan söyledim:  ''Onları tez kovmalısın bunlar güvenilecek balalar degil''.  Lafı nereye getireceğimi anlayamadığından olsa gerek iyice meraklanarak ''hayrola'' dedi.  ''Bu adamlar varya, senin bu silahtarların, cigitlerin geçen günü benim bara keldiler bir saat birbirlerini bakış attıktan sonra ateş açtılar ama onca kalabalıkta bırak birbirlerini kimseyi vuramadılar; iki sarjör kurşun,  boşuna harcadılar. Kağzır sen şimdi bu balalara halay güvenesin''  diye sıraladım. Kara Almas Durdu. Düşündü, düşündü düşündü. .  Sen jaksi cigitsen men seni tuttim dedi. Müsadenizle aga diyip arkama bakmadan çıktım, çıkarkende çocuklara dedim almas şimdi sizi çağırıyor diye.
                Ertesi gün bizim bara gittim. Barın açılmasına iki saat kala barın önüne iki minibüs yanaştı. Birinden sekiz tane adam çıktı; merdivenler tavan aplikleri bardaklar içkiler... ''cigitler kalaysınız'' dedim Kara Almas'ın selamı var dediler, iki saatte tavanları, barı hazır ettiler. Sonrasında mekanıma geldi Kara, sohbet iyice koyulaştı, sokak dövüşü ve yarışı ile ilgileniyormuş. Mavi Ceketliler kendi işlerine çokça müdahil olunca ek gelir getirsin diye, sözüm ona burada diğerlerine yem olmamam için  beni himayesi altına almak istemiş. Eh bunun bedelini ben değil o ödeyince kafası karışmış. Şimdi arada bir buluşuruz oğlunu, yarışırken bir kazada kaybetmiş; çiftlik almış kendine devlete süt satıyormuş karanlık günlerini geride bırakmış.
                Dedim ya araba yarışlarında Oğlunu kaybetmiş, haberi yokmuş onunda direksiyon tuttuğundan. Şimdi yemin etmiş arabaya binmiyor bir daha. Kanına girdim; motor binmesini öğrettim, Harley aldırdım kendisine. Ona gittiğim günü hiç unutamamış ben cehennemdim sen bana nerden nasıl geldin hiç anlamadım dedi. Ben hiç bir yerden gelmedim, öle geziyordum sırat köprüsünde ayaklarımı ellerime sen aldırdın dedim. Yine bir şey anlamadı.
                 Saçlarım kurudu sayılır, belime kadar indiler artık. Facebook'a baktın mı? Yeni şeyler var, arada bir kontrol et.
                                               Ferdi

28 Ekim 2011 Cuma

Kırık Ayna

   Işığı yansıtan sırlı cam,  sırrın ben olayım sen anlat bana. ..




                Dudaksız gülümsemesinin üzerinde feri sönmüş iki küçük gözüyle yanından geçenlere bakınıyordu. Manasız siyah bakışları boşlukta kaybolurken kocaman bedeniyle yavaşça oturduğu eski banktan doğruldu. Üç beş adımda arkasında bıraktığı ispanyola küfürler savururken nede olsa kendisini hiç anlamadığını biliyordu. Yemyeşil parkın firuzeyi andıran göl kıyısından, şehrin küçük ve dar sokaklarına doğru baktı. Bulutların arasından güneşin nerede olduğunu kestirmeden, onu önüne almadan yürümezdi.
                 Uzun toprak rengi ceketinin ceplerine soktuğu elleri, kıpır kıpır oynuyordu. Boynunda, babasından kalan üstü ceketinin renginde, tahta gibi deri kılıf kaplı fotoğraf makinesi, ağır bir madalyon gibi; ayaklarına inat sağa sola kıpırdamadan asılı duruyordu.Yürürken attığı adımlarda damarları bir geriliyor,bir gevşiyor sanki bedeninin  içindeki binlerce mahzende çılgın dans partileri veriliyor, sabahlara kadar eğlence durmaksızın devam ediyordu. Arada bir içinde yeralan titreşimler vücudunun değişik yerlerinde ani kasılmalara,tiklere sebeb olsa da bunları engellemek için çoktan vazgeçmişti. Rengi siyahtan gri çalan küçücük gözlerinin asılı durduğu kafası tiklerden yarılmış, bir zamanlar tanımış olduğu, bütün insanların tüm yüz hatlarına sahipti. Kırış kırış olmuş yüzü ütülenmemiş bembeyaz bir perdeyi andırıyordu.
                Adımların kaybolduğu sokakların izinde, düşlerinde tanıştığı insanların fısıltılarından tırsarak yol alıyordu. İçinde yaşadığı bu kıprak hezeyanı, gittiği her yere beraberinde taşıyamadığı zamanlar nihayet kapısını çalmıştı. Kendi yanlızlığının esaretini, ne kendisini ne de bir başkalığı hiç kimseyle paylaşamayacak olmanın yarattığı acıya öfkeleniyordu. Annesi, onun da annesi ve tüm diğerleri, kendisinin yaratılış dizisindeki bir zamanlar ulaştığı bütün insanlar, sorularını cevaplamak için çok geç kalmışlardı. Babası ise kuralına uygun gercekleştirilen isim verme töreninde adını koyduktan sonra kayıplara karışmıştı. ''Neden bana üç harfli bir isim verdiler, benim aklımda kısa mı anne gerçekten ben akıllı mıyım diye sorduğunda annesi  hep'' cin gibisin yavrum cin'' diyerek geçiştirirdi.

     -cinim ben cinim ben ...

                Zaman ilerledikçe önüne bazen zorla da konan cevapları kabul etmeyerek kendi kendine arkadaşlar ahbablar edinmeye başlamıştı.En çok sevdiği arkadaşları arasında köprü altını bark edinmiş Redon isimli, kirden pasaktan uzun saçları rastalanmış adamla, ispanyada hapishaneden kaçarak  kendisini bulmuş, iki kelime dilinden anlamasada onun yerinede konuştuğu bir kaçak vardı. Aşık olmamıştı hiç, tabii küçükken sevdiği etkilemek istediği kızlar olmuştu. Ama kendini bir türlü paylaşmanın gerçekliğine inandıramamıştı. İnsanlar arasında en çok merak ettiği, caddelerde boş boş  dolaşırken gördüğü,  çizgilere basmadan usulca yürümeye çalışan bir de şu delibozuk Kadın vardı. Şimdi izine tekrardan rastladığı, Az önünde yürüyen bu Kadın kırlaşmış saçlarının altından gözüktüğü, yağlanmış mavi başörtüsünün uçlarını çenesinin altında sıkı sıkıya bağlardı. Bu sıkı bağlanmış  başörtüsündenmi  çenesi hiç  açılmazdı yoksa gerçekten dilsizmiydi hiç kimse bilmezdi.


''Mavili Karı'' diye seslendi arkasından.


-Heyy mavili karı!!!

                Kimselere aldırış etmeyen Mavili Kadın, kaldırımlarda gelişi güzel sıralanmış çizgilerin bir anda bittiği yere geldigi zaman, diğer tarafa geçebilmek icin ellerini havaya kaldırır ve içinden birseyler söylerdi. Kıpırtısız dudaklarından dökülen mırıltıların dilinden kargalar bile anlamazdı. Çizgisiz dünyaya adım atmak için ritüelini tamamladıktan sonrada parmak uçlarında yükselerek  üzerinde bastığı kaldırımı ve sanki altında yatan toprağı hiç incitmemeye çalışarak adımlarına devam ederdi. Çizgilerin kayıtsız dünyasına yeniden kavuştuğunda ise eskisi gibi ağır aksak yürümeye devam ederdi.
                Mavili Kadının arkasından birebir takip eden Ali, boynunda asılı duran tahta bir kutuyla çektiği   fotoğrafları ceketinin cebinden çıkardı. Hızlı adımlarla kadının yanına gitti.

''Bak'' dedi, ''bak bu mu senin en güzel halin?''

                Mavili Kadın korkak bakışlarını kaçırarak gözlerinin önüne uzatılan fotoğrafına koca karga burnunun üzerinden baktı. Ne olduğunu anlamadan ağır ve küçük adımlarına devam etti. Kendisiye ilgilenilmediğini gören Ali, ''senin de hikayeni biliyorum'' diye alçakça arkasından bağırdı. Kadın gözden kaybolmak üzereydi. Seni de sokaklara düşüren binlercesinin umursamazlığı olmalı diye düşündü.
-cinim ben cinim ben..
                Kaldırımlara yağ sürülmeden saplanmış tepesinde ışıklar yanan çubuklara sürünerek sokakta ilerledi. Küçük çenesini öne uzatmış, kendi gölgesine kapılmadan yürüyordu. Bazı ışıkların altına geldiğinde ise gözgöze kaldığı gölgesiyle arasında bir sessizlik başlıyordu. Devinimleri ve kıpraşmaları kesildiğinde içindeki festivali tekrardan başlatmak için, gözlerine takılan uzantısını yok etmeye uğraşıyordu. İki karışlık ayak tabanlarının altında saklanacak bir yer bulamayan karaltısını öfkeyle paralamaya başladı. Sonra bir diğerini, bir diğerini. Hiç bir şey düşünemediği o anda sadece homurdanıyordu. Kendi içindeki sessizliğin düşmanıydı. Bu durumunu görüpte yanına gelen bir iki kişi ise halinden korkup uzaklaşmıştı. Nihayet caddenin sonuna geldiğinde iliklerine kadar terlemişti. Kıpır kıpır yerinde durmayan ellerini boynundaki tahta parçasının üzerine yerleştirdi. Birden ispanyol arkasından bağırdı,

-Hadi gel köprü altına gidelim azıcık ekmekle şaraba ortak oluruz, hem bırak artık şu kadının ne demek istediğini..

                İki sokak ötedeki köprü altında Redon'un  yerine geldiklerinde  ateşin başına oturdu.Sirke ile toz arası pislik kokan Redon, elindeki şişeyi Aliye uzattı. Susamıştı. Eline aldığı şişeyi önce burnuna götürdü. Küflenmiş çilek kolonyası ile ekşimsi bir böğürtlen kokuyordu. Babasından hatırladığı tek şeydi bu koku.Bütün gün ordan oraya savrulurken  içi kurumuştu . Şimdi bu şarap hayatına iyi gelecek miydi? Sabahın köründe henüz kargalar çöpleri karıştırırken evden çıkmış, nedensizce ordan oraya giderken fotoğraflar çekmişti. Bir aydır cebinde biriktirdiği tomarları bir türlü dergiye götürememişti. Acaba dergidekiler  yapıtlarını beğenecekmiydi . Bir evet,bir hayır, şurada ışığı yeterince iyi kullanamadın. Şu sahnede kompozisyon yo hayır ,tekrar çekmelisin yo yoo harikasın, bunlar bugüne kadar çekilmiş en güzelleri, evet evet, sesleri arasında önce panikledi, sonra ''harikayım ben''  dedi. İşini yarım yapma lüksü yoktu. Şakakları kaynadı yine.Yanaklarından süzülen muhteşemim sesleri çenesinden damlıyordu.
                Ali şişedeki suyu kana kana içerken İspanyol  ''hey birazda ben içeceğim'' dedi. Duymazdan gelemeyen Ali Şişeyi önüne doğru yere koydu.

-Tadı çok güzel damakta bıraktığı esrikliğe hayran olacaksın.
                Kirden gözükmeyen saç diplerini, kemikleşmiş tırnaklarıyla kaşıyan Redon '' ben bu şarabı çok beğendim'' diyip Alinin önünde duran şişeyi aldı,

-dostunun bugün keyfi yerinde değil pek ortalıklarda yok galiba
-Mavili Kadını gördük yine bugün
-şu deli bozuk çatlak karıyımı, ne istiyorsun ondan?
-mırıldanıyor ama gercekten ne diyor merak ediyorum
-dostun şu kanatsız ispanyolda mı anlamıyor?
-o mu,  o ? , o anlıyor, biliyor; herşeyi zamanı geldiğindekonuşacakmış Mavili. .ispanyol? yine mi sen...

                Redon içerisinde uyuduğu derme çatma kartonlardan oluşturduğu çadırını, köprünün en dibinde yeniden kuruyordu.. gecenin ayazına hazırlanıyordu. Ellerine taktığı pislik rengi eldivenlerinin sökülmüş uçlarını ağzında geveleyerek, gülüyordu. İki  yanlızdan bir dost olmazdı. Keyfi yerine gelmişti. Artık diğer kölelerden hiç bir farkı olmayan dilenmesindeki ayıplanmayı bir kenara bırakarak rahatça uyuyacaktı. Dizlerini göğüs kemiklerinin üzerine çekerek, gözlerini kapadı.
                Eve doğru yola çıkmak için ateşin sönmesini bekleyen Ali,cebinden çıkardığı kağıtları hışımla yere attı.
-Yeter!Kes traşı, kimbilir ne yaptın sen, budala!!
Yanıbaşında belden üstü çıplak duran ispanyol sayıkladı:
-Ben. .. Ben. .. Ben. ..
                Ateş sönünce oturdukları yerden ayağa kalkan Ali önünde içi boşalmış duran şişeye sert bir tekme salladı. Mavili Kadın gibi ellerini havaya kaldırdı, söyleyecek bir şeyi olmayınca şakaklarındaki teri sildi.Havanın soğukluğunu hissetmese de kah bir gözü atıyor kah omzu aniden öne fırlıyordu.Aklına gelen düşünceleri, konuşmaları susturmak için ispanyola sordu:
-sence ihanet sabırsızlıkla mı en iyi dosttur yoksa güvensizlikle mi . . ispanyol? yine mi sen ...

                Şehrin ışıklarına geri döndü.Boynundaki hareketsiz külçeyi kılıfından çıkardı.''şipşakk'', ''fotooo'' diye bağırdı. Sağa sola yönlendirdiği kamerasının denklanşörüne anlamsızca hızlı hızlı basıyordu.Tüketmek istediği hayatına inat makinesindeki film hiç bitmiyordu. Yanından geçtiği evlerin kapısında bekleyen adamlarla kadınların gülüşmelerini duydu. Kendisine mi gülüyorlardı? Kafasının içerisinde yükselen düşünceleri izliyordu.Fotoğraf makinesini tekrar boynuna astı.
- yo yo ispanyola gülüyorlardır.kimse anlamıyorki onu. .ispanyol?yine mi sen ..
                Kendisiyle yüzyüze gelmemek için gölgesinden bile korkuyordu Ali. Nihayet ışıksız bir sokak bulabilmişti. Rahat bir nefes alıp puslu binaların arasında ilerledi. İki sokak ötede olmalıydı kendi evi. ve yalnız annesi.
                Karanlık sokakta ağzına gelen küfürleri ispanyola savurmaya başladı. Bir ucu yanaklarına doğru seğiren dudaklarını ve ceketinin ceplerinde yumruklarını iyice sıktı.Engel olmaya çalışmanın bir faydası yoktu. Arkadaşlarının durumuna en çok güldüğü bir haldeydi.  Binaların pencereleri gittikçe birbirine yaklaşıyordu. Daralan sokağın ucunda yeniden Mavili Kadını gördü. Dudaklarının uçlarını gökyüzüne kaldırarak gülümsedi. Arkasından gizli gizli ilerledi. Aralarındaki mesafe gittikçe kapanıyordu. Ceketinin ceplerindeki kağıtları aradı. Onunla olan ilişkisinin somut delillerini bulamıyordu.Sıkıldı.önce kızardı sonra karardı.Şakakları kaynamaya başladı.Dev ayaklarının çıkardığı seslere engel olamıyordu.Arkasındaki iri cüssenin varlığıdan irkilen mavili kadın kireç beyazı bir apartmanın önünde durdu.Elinde tuttuğu karanlıkta bir yıldız gibi parlayan anahtarı kapıya yerleştirdi.Kavalyesiz Vals eder gibi parmak uçlarında içeri girdi.Camlarında balmumu renginde bir ışık yanan kapı tam kapanmak üzereyken Ali, eşiğe doğru son anda ayağını uzattı.Bedenini güçlükle sığdırdığı kapıdan içeri sokuldu.Düzensiz nefeslerinde homurdanıyordu.Mavili Kadını görememişti.şipşakkk fotooo sesiyle giriş koridorunu seslendirdi.Şipşak Foto. .Ortalıklarda kimseler gözükmüyordu. Kelimenin tam anlamıyla yalnızdı.
Kafasını çevirdiğinde aynadan kendine bakmakta olduğunu gördü. Dehşetle izliyordu. Beyaz yüzüne dokundu .Önündeydi. Küçük gözlerine baktı.  Bu karaltılar gerçekten ona mı aitti cidden emin olamıyordu. Kafasını biraz yukarı kaldırıp gölgesini aradı. Görünmüyordu. Gölgesini dövdükten sonraki gibi rahatladı. Boynundaki fotoğraf makinesini çıkararak yere koydu. Camın tam orta yerinde kocaman bir çatlak vardı. Dünyada gördüğü en muhteşem manzara karşısında hayretle kaldı. Parmağının ucuyla  aynanın üstündeki kesiklere hafifçe dokundu. İçindeki ürpertinin yerini  bir sıcaklık aldı. Bir nedeni yoktu korkmak için. İliklerinden süzülen ılık bir ıhlamur kaynağının kokusunu duydu. İspanyol, karşısında uzaklaşırken, el sallıyordu.

... ..
                                                                                                                                                                     07.10.2011

Ayrışmalar

Ayrışmalar (1)

                İnsanlar ikiye ayrılırlar demek istemiyorum.Kitap okuyanlar ve okumayanlar şeklinde çünkü hayatı boyunca her insan bir iki kitap okur, tabii şansı yaver gidipte okumasını öğrenebilmişse. Gerçekten okuyanlar ve diğerleri olarak kaba bir ayrım yapsak daha iyi olacak. Kabaca ayrıştırmaları severim,insanı üzerinde çok detaylı düşünmek zorunda bırakmazlar. Her gün doktorların başka başka açıklamalarını bir yerlerden duyupta saçma sapan otların,hapların,diyetlerin  peşinde koşan insanları hiç sevmem ama. Dedikodunun işlevi içinde resmiyet kazandığı tek nokta insanın hayatı üzerine yapılan günü geçmiş güncellemeler gibi. Gülünç geliyorlar bana.  Doktorlarda. İçinizde bir organınız üşütmeye görsün, ceplerine daha fazla para koymak için kanser ederler sizi, Bugün git her gün gel dünyası. Kabaca doktorlara da güvenmiyorum dedikodulara güvenilmemesi gerektiği gibi.
                Bu hayattan güven çekip gitmiştir çünkü. Azrail ölmeden önce bu dünyada en son güveni öldürmüştür. Buda aşkın kardeşi nefretin insanlar arasında daha çok dolaşmasına sebeb olmuştur.Bir gün aç susuz kalırım korkusundan insanlar önce aşkı sonrada birbirlerini öldürmeye başladılar. Ama Aşk bu hiç ölürmü, güvenin elinden tutarak beklemeye başladılar insanları, umutla.  Benim de elele tutuştuğum bir hayalim var sevgiyi saygıyı heyecanı  güvenide yaşıyoruz. Adına Aşk diyoruz kısaca. Bir gün insanların bizi anlayacağını uma uma. Bu sabah beş gibi yanına uzandım. Arkasını dönüktü. Omzundan tutup kendime doğru çevirmek istedim. O bana dönmek istemedi. Yatağın en ucunda yatıyordu. Dokunsam sanki aşağı düşecek kadar yakın. Burnumu boynuna dayadım. Vanilya kokularının doğduğu kaynağa. Sonra inceden bir rüzgar gibi esen tiz bir koku aldım. Vanilya ile yenebilecek bu dünyadaki en son şey. Sindirilmiş soğan. Biliyorum şimdi bunu okuyunca benimde midem kalktı. Ama insan aşkın kokusunu almışsa bir kez hiç bir şeyden midesi bulanmaz. Bana doğru niye dönmek istemediğini anlamıştım. Aklıma babamın söylediği biz söz geldi. Oğlum bak evlilikte ağız kokusu çok önemlidir hatta bugün boşanmaların 3te1i bu yüzdendir sen fırçalıyor musun dişlerini özellikle yatağa girmeden önce dedi.  Babalar böyledir işte, Bazen size otuzbeş yaşında  bile olsanız bir çocukmuşsunuz gibi anlattıklarını dinlettirir. Bilirsiniz içinizden çocuk olmadığını ama karşı çıkmazsınız. Babam bunları söylediğinde sadece ben değil agız kokusu yüzünden boşanmışlarda dinleseydi diye içimden geçirmiştim. Şimdi hayatınızın anlamlardan birini olan baba karakterini  çıkarıyorum bu yazıdan. Evet yataktayım. aklıma gelen düşüncelerden sonra önce biraz güldüm, sonra başladım şakır şakır ağlamaya. Seviyorum ben onun soğan kokulu ağzını da, kaçmasın istedim benden. Daha bir güçlü omzuna tutunup kendime doğru çevirdim. Kolunu başının üzerine doğru getirdiğinde, kolunun altına yerleştirdiğim başımdaki burnumu boynuna doğru uzattım. Bir delikten içeri vanilya diğerinde sogan, Hayatın anlamı işte bu aşka karışmaktır diyerek gözlerimi kapadım. Bir kaç gündür rüya görmüyordum. Ve sonra hayatımda ilk defa bir rüyayı ikinci kez gördüm. Şimdi tekrardan düşündüğümde aklıma geldi manası. Devasa kara bir trene elimdeki silahla ateş ediyordum.
                Hareket etmiyordu bu tren. Uzaklaşmıyordu benden. Herhangi bir kin veya nefret yoktu içimde. Şimdi anlıyorum, Kara Tren öfke duyduğum herşeydi. Ve ben ne kadar öfke duysam şeytan o kadar kalemimin içine girip bana aşkı yazdıracaktı. Aşkın ne olduğunu anlamayan insanlara çemkirtecekti. Düşlerimin yerini kablolardan geçen ısmarlama teknoloji ile alan zoraki rüyalardan korkuyorum.

07.10.2011-Altunizade Ofis.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Reklamın Yazılması

Bu noktada reklamın görselleştirilmesindeki düşüncelerinizi, elinizdeki tüm
gerçekleri ve görüşlerinizi bir araya getirmenize olanak verecek olan kağıt üstünde yaratıcı
strateji çalışması (Gösterim 3.1) yapmaya hazırlanmış bulunuyorsunuz.
Eğer ödevinizi yapmışsanız, yazmaya girişebilirsiniz. Araştırmanızı yürüttünüz, bir
strateji geliştirdiniz ve yazınızın temelini kurdunuz. Yine de bu çok kolay olmayacaktır.
Alman filozofu Arthur Schopenhauer'in yaratıcı yazı üzerine söylediklerine bir
bakalım.:
"Üç tür yazar vardır. Birincisi, düşünmeden yazmaya koyulanlar. Bunları düşünme
işini yazdıkları sırada yapanlar izler. Sonra yazmadan önce düşünenler gelir. Sonuncu
türün sayılan azdır."
Az bulunanlardan olun. Önce ne demek istediğinize karar verin. Sonra onu nasıl
söyleyeceğiniz üstünde çalışın.
Bir Kaba Taslak Yazın
Reklamınıza ilk çabanızın arkasından bir dizi başarılı düzeltme yapacağınız
varsayımıyla başlayın. Onu, eninde sonunda bütünleşmiş ve son biçimini almış metne
dönüşecek kaba bir taslak olarak görün.
İyi bir başlangıç noktası, demek istediğinizi söyleyen basit bir tümcedir. Bazen
doğrudan bir önerme yazmak yararlı olur, "Bu reklam .............. demeye gelmeli." Daha
sonra onu nasıl daha güçlü, açık.
ikna edici ve inanılır şekle sokacağınız konusunda yoğunlaşabilirsiniz.
Metne nelerin katılabileceği konusunda katı ve hızlı kurallar olmamakla birlikte,
genelde kabul gören bazı yol gösterici çizgiler vardır:
1. Ürünü yararlan açısından tanımlamak,
2. Bütün, özgün bilgiler vermek,
3. Basit bir dil kullanmak,
4. Okuyucuya şimdi satın almasını söylemek.
Ürünün Yararlarını Tanımlamak
Malın kullanıcıya sağladığına yarar denir. "Bu ceket rüzgar geçirmez; deriden
yapılmış ve koyun yünüyle sıkıca astarlanmıştır." Bu tümcede kaç yarardan söz
edilmektedir? Yanıt, hiç. Tümce ürünü, tüketiciye sağlayacağı yarardan değil, üründen yola
çıkarak tanımlamaktadır. Rüzgar geçirmez deri ve koyun yünü astar satış unsurlarıdır, yararlar
değil.
Bir de şunu deneyin: "Bu ceket sizi eksi 20 derecede esen bir rüzgarda bile sıcak
tutar." İşte size ürünün bir yararı -olası tüketiciye ürünün ne sunduğunun bir açıklaması.
Tam Bilgi Vermek
Ayrıntılı reklamları yazarken yeterli bilgi verin ki, okuyucu telefonla arayıp malı
sipariş edecek ya da dükkana gidip onu satın alacak olsun. Hem sağladığı yararlan hem de
rakiplerin ürünlerinden nasıl farklı olduğunu anlatarak ürünü ayrıntılarıyla tanımlayın. "Şef
bıçağı 30 cm. uzunluğundadır ve keski kısmı 28 cm.dir. Üstesinden zor gelinen kesme ve
dilimleme işlerinde kuttandır. Özellikle de et kesmek için eşi bulunmaz."
Basit Bir Dil Kullanmak
Metnin süslü olması gerekmez. Gerçekte, öyle olmaması gerekir. Etkili bir metin
"ben bencilik"ten ya da gösterişçilikten uzak kalmalıdır. Sıkça kullanılan tanımlardan
kaçınmalı ve abartılı savlar ortaya almamalıdır. Ürününüzü coşkuyla anlatabilirsiniz ancak
sınırı aşmamalısınız. İkna edici olmak için konuşur gibi yazmalısınız. Usta bir
profesyonelden başkasının elinde bu tür bir yazılış yavan ve kuru olabilir. Oysa doğru
kişinin elinde hem güvenilir hem de kapsamlı bir hale sokulabilir.
İşte öykümüz! İstanbul'dan Florida'ya gidiş geliş uçak bileti fiyatı. Holiday Inn'in
lüks odaları. Günlük kahvaltı ve tadına doyulmaz akşam yemekleri. İki golf alanında
sınırsız oynama süresi ve tenis kortlarının ücretsiz kullanımı. Bahşişler bile bu tutarın
içinde. Bu süslü bir yazı değil, ancak açık ve ikna edici. Bunun nedeni kısaca, gözden
kaçmayan deyişlerle kısa ve basit sözcüklerle yazılmış olmasıdır.
Okuyucuya Şimdi Almasını Söylemek
Psikologlar, genel olarak insanların kendilerine ne yapmaları gerektiğinin
söylenmesinden hoşlandıklarını anlamış bulunuyorlar. Daha da ötesi, insanların kendilerine
söylenenleri yapma eğilimleri vardır. Böylece bir reklama "Şimdi arayın" ya da "Bugün
gelin" gibi bir harekete geçme ricası ile son verirseniz, sunduklarınıza karşılık verecek
olanların sayısını artırmış, reklamın satış gücünü pekiştirmiş olursunuz.
Bir kez kaba bir taslak oluşturdunuz mu sondan çok, henüz başlangıca varmış
olursunuz. Elinizde olan, en son metin çıktısına dönüşecek hammaddedir. Birinci, ikinci,
üstelik bazen üçüncü taslağından hoşnut olan hiçbir profesyonel yazar yoktur. Çoğu zaman
lam doğru olana ulaşmak için daha çok sayıda deneme gerekir. Demek ki durmadan gözden
geçirmelisiniz. Ardından durmadan cilalayıp sonra ta sonuca varana değin yine
cilalamalısınız. Reklamı yazdıktan sonra, ona bir bakın. Özenle ve eleştirel gözlerle yeni
baştan okuyun. Aşağıdaki hedeflerin en azından birkaçını yakalamış olmalıdır:
D. Dikkat komutu verir Başlık, örnekleme, planlama
İ. İlgi çeker Alt başlık, açılış metni
İ. İstek uyandırır Metin
i. İkna olmayı doğurur Metin
H. Harekete geçirir Kupon, telefon numarası, adres, dürtücü sözcükler
Reklamın tüm bunları aynı anda yerine getirmesi gerekmez; ancak, yine de
bazılarını yapıyor olmalıdır. Ayrıca yapmasını istediklerinizi yapmalıdır. Eğer bu koşul
yerine gelmiyorsa, o zaman onu yeniden gözden geçirin ve yeni başlan yazın.
Bir Reklama Değerlendirmek
Üç adet gazete ilanı ile üç adet dergi ilanını kesin (Seçeceğiniz ilanların
metinlerinde en azından 100 sözcük bulunmalıdır). Her birini “Bir Kaba Taslak Yazın”da
tartışılan kılavuzlar çerçevesinde değerlendirin:
- Ürünün yararlarını tanımlamak
- Tam bilgi vermek
- Basit bir dil kullanmak
- Okuyucuya şimdi almasını söylemek.
BAŞLIK
Reklamcılık işindeki birçok yaratıcı kişi, bir reklamın en önemli öğesinin başlık
olduğuna inanır. Kanıtlansın ya da kanıtlanmasın, bunun konuyla ilgisi yoktur. Hepsi
değilse bile çoğu okuyucunun ana metni okumadığını biliyoruz. Eğer okuyucu ana metni
okumuyorsa, en azından sürükleyici ve anımsanabilir bir başlık belleğinde kalabilir. Buna
göre, başlık mesajı açık ve anlaşılabilir bir dille iletmelidir. Daha açık deyişle, başlığın
işlevleri arasında şunlar olmalıdır:
• Okuyucuyu alıkoymak ya da en azından dikkatini çekmek,
• Önermede ilgi uyandırmak,
• Okuyucuları ana metni okumaya yöneltmek,
• Hedef alıcıları okuyucular arasından seçmek,
• Satış mesajını özetlemek,
• Ürün ya da hizmeti tanıtmak,
• Bir yarar sunmak.
Kimi metin yazarları, başlığı ana metni yazmadan önce yaratırlar. Kimileri metni
yazdıktan sonra başlık için kollan sıvarlar. Hangi yol en verimli sonuca götürüyorsa, onun
izlemenizi öneririz.
Başlıkların uzunluğu konusunda katı kurallar yoktur. Başlık bir tek sözcük de
olabilir, 16 sözcük de. Ne var ki, etkili bir başlık yazmak kolay üstesinden gelinecek bir iş
değildir ve reklam ajanslarında-ki bazı metin yazarları bazen tek bir reklam için 100 başlık
bile yazabilirler. Bunun yanı sıra. çoğu reklamcının bu kadar çok ayıracak zamanı
bulunmadığından, işi basitleştirmek için size üç ipucu verebiliriz:
• Dikkat
• Yararlar
• Yaratıcılık
Dikkat
Dikkatini çekmek istediğiniz okuyucular satmak zorunda olduğunuz mal için
pazarda olanlardır. Bir tek çeşit malın ilanı söz konusu olduğunda, bunun anlamı, ürününüz
için pazarda olan olası alıcıların göreceli olarak daha az olduğudur.
Gerçekçi olmak gerekirse, her şeyi satabilecek olduğunuz yalnızca bunlardır ve
hedef bunların olabildiği kadar çoğunun dikkatini kazanmaktır. Bunu başarmak için
yapabilecekleriniz:
1. Olası alıcıya adıyla seslenin. Eğer bir futbol (ya da basketbol) maçı yolculuğu
satıyorsanız, başlığın açılışı, "Futbol (ya do basketbol) hastaları" ya da "Ateşli taraftarlar"
benzeri sözlerle olabilir. Eğer bir zayıflama rejimi kitabı satıyorsam/, tok başına "Şişimin
mısınız?" yetebilir. Bu gibi başlıklar olası alıcıyı kalabalıktan ayıklar ve "Bu size bir
mesajdır" diye bir tek onlara yönelir.
2. Olası alıcının dilinden konuşun. "İşte... mutfağınızı yenilemek için beklediğiniz
an geldi. ... hazır mutfakları yalnızca paradan tasarruf sağlamıyor; hem kullanışlı hem de
şık" diye söze girerseniz mutfağını yenilemeyi düşünen kadınların dilinden konuşmuş
olursunuz. Biçimli bir vücuda kavuşmaya yeni karar vermiş birinin ilgisini "Tembelliği bırakın"
ile hemen çekebilirsiniz.
3. Başlıklar haber verir nitelikte olsun. Eğer bir yenilikten söz ediyorsanız, bunu
belirtin. "Erkekler için yeni ... gömlekleri sizi serin tutmak için soluk alır" hedef
okuyucusuna ulaşacaktır. "Smithville'de yeni... ilk dev Amerikan küçük arabası." da öyle.
4. Ürünü kullanırken gösterin. Resimlemelerden yararlanabileceğinizi hiç
unutmayın. Eğer spor giysili bir adam resmi gösteriyorsanız, hedef kitlenize seslenmek için
"erkekler" sözünü kullanmanıza gerek kalmayacaktır. Ürünün kullanım sırasında
gösterilmesi, okuyucuların onu kendileri kullanırlarken düşünmelerini sağlayacaktır.
Yararlar
Doğru olası alıcıların ilgisi çekildikten sonra, başlığın ürün yararlarını da öne
sürmesi gerekir. Yarar, ürünün kullanıcıya getirilendir. "Erkekler için yeni ... gömlekleri
sizi serin tutmak için soluk alır" bu yolda iyi bir örnektir. Öte yandan, okuyucuya bir tek
satılan malın ne yaptığını anlatmaktadır. Bunu daha da etkili kılmak şöyle olabilir:
"Erkekler için yeni... gömlekleri 35°C'de bile sizi serin tutmak için soluk alır."
Gömleğin soluk aldığı gerçeği bir satış noktasıdır. Sizi serin tuttuğu gerçeği ise bir
yarardır. Hangi yararların olası alıcılar için daha çok önem taşıdığını saptarken metin
yazarı satılan mala müşterinin bakış açısından bakmalıdır.
Aşağıda yararlar çerçevesinde geliştirilmiş birkaç başlık bulacaksınız:
Erkek takım elbiseleri için: "...'den alacağınız bir takım elbiseyi beş değişik türde
giyebilirsiniz."
Apartman daireleri için:"... evleri en az müstakil evler kadar konforludur."
Mutfak fırını için: "Bu 75 cm.lik gazlı fırın sürekli kendi kendini temizler."
Kilo verme merkezi için: "İşte kilolarımı vermiş olarak karşınızdayım."
İş yeri mobilyası için: "İşyerinize en kısa zamanda mobilya mı gerekiyor?
Önümüzdeki perşembe gününe ne dersiniz?'
Perdeler için: "Evde alışveriş merkezimize bir telefonunuz perde çeşitlerini
indirimli fiyatlarla evinize getirecektir."
Ev dekorasyonu için: "Öyle güzel bir dekor ki, dostlarınız kıskançlıktan
çatlayacaklar."
Halı temizleme makinesi için: "Bu yeni buharlı temizleme yöntemi ile halılarınız,
mobilyalarınız yepyeni olacak."
Yaratıcılık
Yaratıcılık iyi bir başlığı daha iyiye dönüştürmek için ek bir katkıdır. Yaratıcı
yaklaşım yardımıyla hedef kitlenin ilgisini çekecek uygulamalara başvurulur, örneğin, dev
boyutlarda, bulunduğu yere egemen olan bir resimleme kullanılır. Ürünün yararları gözler
önüne serilirken çarpıcı öğelere yer verme düşünülebilir.

22 Temmuz 2011 Cuma

Düzeltmenlik İşleri

Reklamınızı yeniden kaleme aldıktan, hedeflerinizle karşılaştırdıktan, içeriklerini
doğruladıktan sonra, dilbilgisi, yazım kuralları vb. açısından doğru olduğunu
denetlemelisiniz. Ayrıca sözcük seçiminde, eklenecek ya da çıkartılacak şeyler konusunda
son dakika değişiklikleri yapmak isteyebilirsiniz. Bu uğraşın adı düzeltmenlik işlendir. Bunu
kendi reklamlarınızda ya da eğer siz bir düzeltmen iseniz, metin yazarlarının öne
sürdükleri reklamlarda gerçekleştirebilirsiniz.
Doğal olarak görev yaptığınız gazete ya da dergide yayın tarzı üzerine konmuş
kuralları izlemeniz gerekir. Elbette reklam tarzınız, gazete muhabirleri ya da köşe yazarları
için yazılmış yayın kılavuzlarını sıkı sıkıya izlemekle yükümlü değildir. Yine de, bu
kuralları bilmeniz ve onlardan ayrılırken iyi nedenlere dayanmanız gerekir. Eğer yazı
tarzınız dilbilgisine ters düşüyorsa ya da yanlışsa, bunun özrü "yaratıcılık" olamaz.
Kuralları öğrenin, onları izleyin ve gerekçenizi ortaya koymadıkça onları bir yana atmayın.
YAZI TİPİ SEÇME (TİPOGRAFİ)
1450 YILARINDA Gutenberg hareketli dizgi makinesini bulduktan bu yana, belli
bir basılı yazıyı basma sanatı hayli karmaşıklaşmıştır. Her yıl yeni fontlar ortaya
çıkmaktadır. Öncelikle foto-dizgi ve bilgisayarları kullanan yeni teknikler bulunmuştur.
Yine de, bu artan karmaşıklığa karşın, font seçimindeki temel ilkeler aynı kalmıştır.
Aşağıda görecekleriniz yaratıcı reklamcının kulak vermesi gereken bazı ilkelerdir.
Genel İlkeler
1. Sayfa boyunca bir tek yazı karakteri kullanın
İster gövde metin ister başlık için olsun, tek bir yazı karakterinin (fontun)
kullanılması reklamı daha bütün ve göze hoş gelir kılacaktır. Aynı zamanda kalabalıklığı
ve yoruculuğu daha az olacaktır. Genellikle, aynı ilan içerisinde ikiden çok font
kullanmayın.
2. Başlık yazısında tırnaksız (serifsiz), metin yazısında tırnaklı harf kullanın.
Tırnaksız fontların gövde yazıdan çok başlıkta kullanılması daha iyi sonuç verir.
Tırnaksız harf karakterlerinin küçük boyutlarda okunması güçtür. Elbette tırnaklı
karakterleri başlık gibi vurgulanacak diğer öğelerde de kullanabilirsiniz. (Tırnaklı yazı
karakterine bir örnek Times Roman'dır. Tırnaksız yazı karakterine bir örnek ise
Helvetica'dır.)
3. Başlıkları resim altlarında kullanın.
Resim altlarında her zaman başlıklar ya da metinden alıntılar kullanın. Bunların
okunması ana metnin okunmasından çok daha kolaydır.
4. Olağan noktalama kullanın.
Tipografinin amacı mesajı iletmeye yardımcı olmaktır. Alışılmadık ve karmaşık
noktalama ile bir metni etkili kılamazsınız.
5. Eğik harfleri yerinde kullanın.
Arada sırada vurguyu belirtmek için eğik harflere başvurun. Ancak çok sık olması,
sizi amacınızdan saptırır.
6. Okunması güç harf karakterlerinden kaçının.
Fontlar yazıyı bir havaya ve belli bir biçime soksalar da; iletişim söz konusu
olduğunda, okunabilirlik ve okunaklı olmak daha önemlidir. Eski Türkçe türünden, ağdalı
vurgulardan, el yazısı ve süslü karakterlerden kaçının.
Başlıklar
7. Küçük yazı türü kullanın.
Çağdaş ve doğal yazı türü büyük harfleri yalnızca tümce başlarında ve özel adların
ilk harflerinde kullanır. Bunun okunması daha kolaydır, bakılınca temiz ve açıkça görülür.
8. Baştan aşağı büyük harflerden kaçının.
Tümü büyük harfle dizilmiş bir yazının okunması güç olur.
Gövde Metin (Yazı)
9. Gövde metni en az 10 puntoya göre ayarlayın.
Bundan daha küçüğü pek okunaklı olmaz. Unutmayın, okurların çoğu gözlük
kullanmaktadır. Onların işini güçleştirmeyin.
10. Uzun metinleri bölün.
Sık sık paragraf yapın ve ali başlıklara yer verin.
11. Satır genişliği 52 karakteri geçmesin.
Hangi dizgi boyutunu kullanırsanız kullanın, metnin satır genişliği 39 - 52 karakteri
geçmesin.
12. Gövde metne dişi baskı uygulamayın.
Ya/ıyı dişi olarak belirlemeniz neredeyse her zaman okunmasını güçleştirir, çoğu
insan bunu okuyamaz. Koyu alanda bir pencere açıp beyaz (ya da en azından açık renkli
bir fon) üstüne yazıyı siyah okunacak biçimde dizmeniz iyi olur.
13. Paragrafları bölün.
Uzun paragrafların kısaltılması okuyucuya sürekli bir başlama duygusu verdiğinden
okuma kolaylığını artırır. Ayrıca yazı aralarında daha çok beyaz alan yaratarak
okunabilirliği sağlarlar.
14. Satır aralarında beyaz alan kullanın.
Gövde metni sıklaştırarak yazmak yerine, bir iki özet tümce yaparak satır aralarında
beyaz alan oluşturun.
15. Gölgeli alanlar üstüne yazı basmayın.
En çok okunabilir metin beyaz üstüne siyah olandır. Diğer bütün fon renkleri
okunulurluğu azaltır, karardıkça gitgide yok olur.
16. Resimleme üzerine yazı basmayın.
Böyle yaparsanız, metnin okunurluğunu azaltmış olursunuz; çünkü ton ile yazı iç
içe girer. Göze çarpıcı olmaması da, yazının okuyucuya göreli olarak önemsiz gelmesine
yol acar.
17. Metni sola hizalayın.
Daha kolay okunması bakımından, metin blokları göze başlama duygusu versin
diye düzgünce sola hizalanmalıdır. Dağınık hizalamanın sağa doğru yapılmasına izin
vardır.
18. Yazılı alanları bir arada tutun.
Birkaç yazı bloğu olduğunda, okuyucunun kolaylığı açısından onların aynı hizada
ve bir arada tutulması yararadır. Yoksa reklam
bütünlüğünü yitirir ve izlenmesi güç olur.
19. Döküm yaparken rakamlandırın.
Eğer birden çok ürün özelliğini ya da yararlarını sıralayacaksanız, simgeler yerine
rakamlar kullanın. Böylece izlenmeleri kolaylaşır ve metin içeriğine ek vurgu getirilmiş
olur.
20. "Dul" satırlardan kaçının, ancak onların sizi engellemesine de izin
vermeyin.
Yazı blokları dizgiye sokulduğunda, paragrafların sonlarında görünen çoğu bir tek
sözcükten oluşan çok kısa satırlara "dul" satır denir. Tek sözcüklü satırlara hoş gözle
bakılmasa da, yazılı alanlarda beyaz boş alan yarattıklarından tümden de dışlanmamalıdır.
Bununla birlikte "dul" satırların sütun başlarında olmamasına özen gösterin.
Harfleme Kılavuzu
Titiz ve profesyonel görünümlü harfleme bir taslağı büyük ölçüde güzelleştirir.
Profesyonel bir harf ustası olmanız gerekmez, yine de bu konuda el becerinizi geliştirin.
Yol gösterecek bazı ipuçları:
• Her zaman yazım hatları kullanın. Harflerin tutarlı olması için çok hafif paralel
çizgiler olsun.
• Yazdıklarınızı silmeyin. Bu boşa zaman harcatır.
• Kurşun kalem ve keçeli kalem kullanmada el becerinizi geliştirin. Kısa sürede çok
iş çıkarmayı öğrenin.
• Çeşitli yazı karakterleri üzerinde çalışın. Nasıl göründüklerine bakın. Aralarındaki
farkı görün. Onları belleğinizde canlandırabilir.
• Harfleri en basit biçime indirgeyerek çizmeye başlayın. Gösterim 11.1'deki gibi
adım adım işlemini çalışın.
• Harfleme işini kaligrafi ustalığı diye boşlamayın. Bu konuda iyi bir öğrenci
olmanız önemlidir.